Kıymetli okurlarım,

Bugüne kadar köşe yazısı yazmayı hiç düşünmedim. Ancak etrafımda yaşanan bazı olumsuzluklar, gördüğüm sıkıntılar, karşılaştığım problemler ve toplum olarak giderek normalleştirdiğimiz bazı yanlışlar beni bu yazıyı kaleme almaya itti.

İnsanın düşünceleri sadece beyninde ve dilinde kalmamalı. Çünkü düşünce paylaşılmadığında, yaşananlardan ders çıkarılmadığında ve doğru gördüğümüz şeyleri anlatmadığımızda, birçok şey sessizce kaybolup gidiyor.

Söz uçar, yazı kalır” derler.

Belki de bazen insandan geriye sadece maddi bir miras kalmamalı. Çocuklarımıza, ailemize ve bizden sonra gelecek insanlara bırakacağımız mirasın içerisinde düşüncelerimiz, tecrübelerimiz ve doğrularımız da olmalı.

Bazen miras sadece para değildir. Bazen bir cümledir, bazen bir nasihattir, bazen de yıllar sonra okunacak bir yazıdır.

Ben de bu düşünceyle, bugüne kadar içimde kalan bazı meseleleri artık yazıya dökmeye karar verdim.

İlk yazımda ise toplumun temel taşı olduğuna inandığım aileyi ele almak istiyorum.

Çünkü bir toplumun geleceğini görmek istiyorsanız, önce o toplumun ailesine bakın.

Aile sadece aynı evin içerisinde yaşayan insanların oluşturduğu bir yapı değildir. Aile; sevginin, saygının, sadakatin, merhametin, sorumluluğun ve ahlakın ilk kez öğrenildiği yerdir. Çocuk, hayatı önce anne ve babasından öğrenir.

Fakat bugün aile yapımızın ciddi bir şekilde sarsıldığını görmek için çok uzağa gitmeye gerek yok.

Çevremize baktığımızda; eşler arasında sevginin ve saygının tükendiği, sadakatin sıradanlaştırıldığı, sorumlulukların unutulduğu, çocukların ise bütün bu karmaşanın ortasında bırakıldığı ailelerle karşılaşıyoruz.

Bir erkek eşini defalarca aldatıyor.

Yıllarca aynı evin içerisinde sorumluluk almıyor. Eşine, çocuklarına ve ailesine karşı görevlerini yerine getirmiyor. Sonunda evlilik bitiyor, boşanıyorlar.

Sonra o erkek başka biriyle evleniyor.

O evlilik de bitiyor.

Ardından tekrar eski eşine dönüyor.

Fakat bu kez ortada evlilik yok. Nikâh yok. Sorumluluk yok. Sadece “Böyle de yaşanır” anlayışı var.

İnsan bütün bunları görünce gerçekten “Yuh artık!” demek istiyor.

Hele ki bir erkek eşini defalarca, hatta yirmi kez aldatmışsa; ardından başka biriyle evlenip tekrar boşanmış, sonra eski eşinin yanına dönmüşse ve bütün bunların ardından eski eşiyle yeniden nikâhsız bir hayat kuruyorsa, burada artık sadece bir evlilik sorunu tartışılmıyor demektir.

Böyle bir tablo karşısında insanın vicdanına şu soru geliyor:

Yirmi kez aldatılmış bir kadın, kendisine defalarca ihanet etmiş, sonra başka bir evlilik yapıp boşanmış ve tekrar geri dönmüş bir erkeği neden yeniden hayatına alır?

Elbette her insan kendi hayatıyla ilgili karar verme hakkına sahiptir. Ancak bazı tercihler vardır ki sadece “benim hayatım” denilerek geçiştirilemez.

Böylesine ağır bir ihanet geçmişinin ardından, hiçbir nikâh ve sorumluluk olmadan aynı evde yeniden yaşamaya başlamak; kişinin kendi değerini, onurunu ve ahlaki sınırlarını ciddi biçimde sorgulaması gereken bir durumdur.

Hatta açık konuşmak gerekirse, böyle bir tabloyu bile bile tekrar aynı hayatın içerisine dönmek, çok ağır bir yanlış tercih, büyük bir onur ve özsaygı kaybı ve insanın kendisine yapabileceği ciddi bir haksızlık olarak değerlendirilmelidir.

Çünkü insan, kendisini defalarca değersiz hissettiren bir davranışı sırf alışkanlık, yalnızlık, korku veya ekonomik sebeplerle tekrar kabul ettiğinde, sadece geçmişi değil geleceği de riske atmış olur.

Burada mesele bir kadını küçümsemek değildir.

Tam tersine mesele şudur:

İnsan kendi değerini bilmeli, kendisine yapılan ihaneti ve saygısızlığı sıradanlaştırmamalıdır.

İhanetin defalarca tekrarlandığı, evliliklerin kurulup bozulduğu, ardından nikâhsız bir hayatın yeniden başladığı bir düzeni “normal” kabul etmek; aile, ahlak ve sadakat açısından kabul edilmemesi gereken bir tabloyu normalleştirmektir.

Ama asıl acı olan ne biliyor musunuz?

Bütün bunların zamanla normalleştiriliyor olması.

“Millet böyle yaşıyor.”

“Ne olacak canım?”

“Herkesin hayatı kendine.”

“Önemli olan mutlu olmak.”

Peki ya çocuk?

Çocuğun hayatına ne oluyor?

Bir çocuk annesinin ve babasının birbirine saygı göstermediğini görüyorsa, sadakatin değersiz olduğunu görüyorsa, evliliğin geçici bir sözleşme gibi algılandığına şahit oluyorsa yarın kendi hayatında hangi değerleri savunmasını bekliyoruz?

Daha da önemlisi, çocuk nikâhsız bir hayatı, sadakatsizliği ve saygısızlığı kendi anne ve babasının hayatında gördüğünde, bir süre sonra bunlar onun gözünde yanlış olmaktan çıkıp hayatın olağan bir parçası hâline gelebiliyor.

Çocuk, “Demek ki insanlar böyle yaşayabilir” diye düşünüyor.

Annesi ve babası yıllarca birbirine saygısız davranıyorsa, çocuk saygısızlığı normal kabul edebiliyor.

Babasının annesini defalarca aldattığını görüyorsa, sadakatin ne kadar önemli olduğunu nasıl anlayacak?

Anne ve babasının nikâhsız bir hayat sürmesini görüyorsa, evliliğin ve nikâhın sorumluluğunu nasıl kavrayacak?

İşte burada çok büyük bir tehlike var.

Çocuk, yanlışın içerisinde büyüdüğünde yanlışı doğru zannetmeye başlayabiliyor.

Bugün “Çocuk zaten küçük, anlamaz” diye düşündüğümüz birçok şey, aslında çocuğun zihnine yıllar boyunca işleniyor.

Çocuklar bizim nasihatlerimizden önce davranışlarımızı öğreniyor.

Çocuğa kitaplardan ahlak öğretemezsiniz.

Çocuğa saatlerce nasihat edip sonra kendi hayatınızda bunun tam tersini yaşayamazsınız.

“Yalan söyleme” deyip çocuğun yanında yalan söylerseniz, çocuk sözünüzü değil davranışınızı öğrenir.

“Eşine saygı duy” deyip çocuğun annesine veya babasına hakaret ederseniz, çocuk saygıyı değil hakareti öğrenir.

“Sadakat önemlidir” deyip ihaneti sıradanlaştırırsanız, çocuk sadakati değil ihaneti öğrenir.

Ve bir gün o çocuk büyüdüğünde, kendi kuracağı ailede bütün bunları tekrar ederse şaşırmamak gerekir.

Çünkü çocuklar bazen bize söylediklerimizi değil, bizden gördüklerini miras alırlar.

Elbette her evlilik yürümek zorunda değildir.

Şiddet, ağır geçimsizlik, zulüm, bağımlılık veya başka ciddi sebepler varsa bir insanın kendisini ve çocuklarını koruması son derece önemlidir. “Aile bozulmasın” diyerek insanların zulme mahkûm edilmesini savunmak mümkün değildir.

Ancak bir başka gerçek de var:

Evliliği kurtarmak için hiçbir çaba göstermeden, sadakati hiçe sayarak, sorumluluk almadan, dini ve ahlaki değerleri önemsemeden, sonra da bütün bunları “modern hayat” adı altında normalleştirmek başka bir şeydir.

Bir de işin para tarafı var.

Bir kadın, sırf kocasının maaşı var, ekonomik düzeni bozulmasın veya alıştığı hayatı kaybetmesin diye yıllarca ihaneti, saygısızlığı ve değersizleştirilmeyi çekmemeli.

Para, insanın onurundan daha değerli değildir.

Bir evin geçimini sağlamak önemlidir ama bir kadının veya bir erkeğin kişiliğini, huzurunu ve saygınlığını parayla satın almak mümkün değildir.

Çocukların önünde sürekli kavga edilen, ihanetin yaşandığı, saygının olmadığı bir evde sadece “maaş geliyor” diye hayatı sürdürmenin de bedelini yine çocuklar ödeyebilir.

Bir de işin bencillik tarafı var.

Bazı insanlar sorunlu bir evlilik yaşarken aldıkları kararların sadece kendilerini ilgilendirdiğini düşünüyor.

“Benim hayatım, benim kararım.”

Evet, hayat sizin hayatınız olabilir. Ancak aile kurduğunuz andan itibaren verdiğiniz kararların sonuçlarını sadece siz yaşamıyorsunuz.

Ortada çocuklar var.

Anne var, baba var.

Kardeşler var.

Yıllardır sizin yanınızda duran insanlar var.

Bir evlilikte yaşanan sorunlar ve alınan kararlar bazen sadece iki insanın hayatını değil, iki ailenin huzurunu da etkiliyor.

İnsan bazen kendi yaşadığı sıkıntıya o kadar odaklanıyor ki, aldığı kararın çevresindeki insanlarda oluşturacağı yarayı göremiyor.

Çocuklar yıllarca etkileniyor.

Anne ve babalar evlatlarının yaşadığı sıkıntı nedeniyle üzülüyor.

Kardeşler çaresizce olup biteni izliyor.

Aileler birbirine giriyor.

Yıllarca herkes bu yükü taşıyor.

Sonra bütün bunların sonunda bir cümle geliyor:

“Benim hayatım, benim kararım.”

Elbette insan kendi hayatıyla ilgili kararlar alabilir. Ancak aile olmak, sadece kendi istediğini yapmak değildir.

Aile olmak biraz da sorumluluk almak, fedakârlık yapmak ve kararlarının başkalarına etkisini düşünmek demektir.

Özellikle çocukların olduğu bir evlilikte “Ben ne istiyorum?” sorusunun yanında mutlaka “Bu karar çocuğuma ne yaşatacak?” sorusu da sorulmalıdır.

Hatta sadece çocuklar değil, insanın kendi annesini, babasını, kardeşlerini ve yıllardır yanında olan ailesini de düşünmesi gerekir.

Çünkü bazen bir insanın verdiği bencilce bir kararın yükünü, o insanın kendisinden çok çevresindeki insanlar taşır.

Aile olmak, sadece aynı evde yaşamak değildir.

Aile olmak, birbirinin hayatındaki yükü de paylaşmaktır.

Ve bütün bunların sonunda kaybedilen sadece bir evlilik veya aile düzeni değildir.

Bu tür yanlış kararların içerisinde ısrar eden insanlar maalesef sadece çocuklarını değil; annesini, babasını, kardeşlerini, yakın çevresini ve yıllardır kendisine destek olan insanları da yıpratıyor.

Daha da önemlisi, zaman içerisinde insanların kendisine duyduğu saygıyı da kaybedebiliyor.

Çünkü insanın çevresindeki insanlar bir noktadan sonra “Bu onun hayatı” demekle yetinmiyor. Yapılan yanlışların tekrarlandığını, aynı hataların defalarca yaşandığını, verilen sözlerin tutulmadığını ve aile değerlerinin hiçe sayıldığını gördükçe, o kişiye olan güven ve saygı da doğal olarak zedeleniyor.

İnsan bazen bir kararın kendisine ne kazandıracağını düşünürken, o kararın kendisinden neleri götüreceğini düşünmüyor.

Bir evlilik kurtulabilir, bir evlilik bitebilir. Ama kaybedilen güveni, kaybedilen saygıyı ve aile içerisinde oluşan yaraları onarmak her zaman kolay değildir.

Bu nedenle insan hayatındaki büyük kararları verirken sadece “Ben ne istiyorum?” diye değil;

“Çocuklarım ne yaşayacak?”
“Annem ve babam ne hissedecek?”
“Kardeşlerim ne yaşayacak?”
“Çevremdeki insanlar bana olan güvenini kaybedecek mi?”
“Bu kararın sonunda kendime ve aileme olan saygımı koruyabilecek miyim?”

diye de düşünmelidir.

Çünkü bazı yanlış kararların bedeli yalnızca bugün ödenmez.

Bazen o bedel yıllarca, hatta bir ömür taşınır.

Hani En İyi Kararı Sen Veriyordun?

Bir de hayatımızda çok sık karşılaştığımız başka bir durum var.

Bazı insanlar karar alırken kimseyi dinlemez.

“Ben bilirim.”

“En doğru kararı ben veririm.”

“Kimse bana akıl veremez.”

“En zeki benim.”

“Onu ben herkesten iyi tanırım.”

“Onlar kim ki bana karışıyor?”

der.

Anne-babasının, kardeşlerinin, dostlarının ve kendisini gerçekten düşünen insanların söylediklerini küçümser.

Uyarıları dinlemez.

Tavsiyeleri önemsemez.

Çünkü o her şeyi kendisinin bildiğini düşünür.

Peki işler ters gittiğinde ne olur?

Bir problem çıktığında, işler istediği gibi gitmediğinde bir anda aynı insanlardan yardım beklemeye başlar:

“Ne olur bana yardım edin.”

“Arkamda durun.”

“Bana sahip çıkın.”

Eeee...

Hani en iyi sen biliyordun?

Hani kimse sana akıl veremezdi?

Hani en doğru kararı sen veriyordun?

Hani kimse senin hayatına karışamazdı?

İnsan elbette kendi kararlarını verebilir. Ancak kendi kararının arkasında durmayı bilmek kadar, kendisini seven insanların uyarılarını dinlemeyi de bilmelidir.

Çünkü insan bazen kendisini dışarıdan göremez.

Anne-baba başka bir açıdan bakar.

Kardeş başka bir açıdan bakar.

Gerçek dost başka bir açıdan bakar.

Belki söyledikleri her zaman doğru olmayabilir. Ama seni seven insanların bir uyarısını, sırf hoşuna gitmediği için “Bana kimse karışamaz” diyerek reddetmek de doğru değildir.

Akıl almak güçsüzlük değildir.

Tam tersine, insanın eksiklerini kabul edebilmesi bir olgunluk göstergesidir.

Her şeyi bildiğini düşünen insan, çoğu zaman en büyük hatalarını da görmeyen insandır.

Ve unutulmamalıdır:

İnsanlar senin hayatına karışmak için değil, bazen senin hayatının nasıl bir yere gittiğini gördükleri için konuşurlar.

Bir de bu tip yanlış kararlar alan insanların başka bir beklentisi oluyor.

Yaptıkları ahlaki yanlışlara rağmen çevrelerinden saygı bekliyorlar.

Kendi yaptıkları yanlışları eleştiren insanlara kızıyor, kendilerine yapılan uyarıları kabul etmiyor, ama bir yandan da herkesin kendilerine saygı göstermesini istiyorlar.

İşte burada da insanın söyleyecek tek bir sözü kalıyor:

“HADİ ORADAN!”

Önce insan kendi yaptığına, kendi hayatına, kendi değerlerine ve kendi duruşuna saygı duymayı bilmeli.

Sen önce kendine saygı duy, sonra bizden saygı bekle.

Çünkü saygı sadece istenilerek kazanılmaz.

Saygı; davranışlarla, duruşla, sadakatle, ahlakla ve insanın kendi değerlerine sahip çıkmasıyla kazanılır.

Kendi hayatında defalarca yanlış yapıp, ailesini, çocuklarını ve çevresindeki insanları yıpratıp, sonra da “Bana saygı duyacaksınız” demek kolaydır.

Ama insan önce aynaya bakmalı.

“Ben yaptıklarımla gerçekten saygıyı hak ediyor muyum?” diye kendisine sormalıdır.

Çünkü herkesin kendi hayatına dair karar verme hakkı vardır ama her kararın saygı görmesini bekleme hakkı yoktur.

Yanlış bir karar verebilirsin.

Hata yapabilirsin.

Ama yaptığın yanlışı doğruymuş gibi göstermeye, ahlaki sınırları yok saymaya ve çevrendeki insanlardan da bunu alkışlamalarını beklemeye hakkın yok.

Önce kendine saygı duy. Sonra başkalarından saygı bekle.

Bugün “Bana kimse karışamaz” dediğin insanların, yarın “Ne olur yanımda olun” diye kapısını çalmak istemiyorsan, belki de bugün onları biraz olsun dinlemeyi öğrenmek gerekir.

Çünkü aile sadece kötü gününde yanında olan insanlar değildir.

Aile, bazen sen yanlış yola girmeden önce seni uyaran insanlardır.

Ve o uyarıları dinlememek de bir seçimdir.

Ama her seçimin olduğu gibi, bunun da bir bedeli vardır.

Bu yüzden evlilik gibi büyük bir kararın içerisinde yalnızca “Ben ne istiyorum?” değil, “Benim kararım kimleri etkileyecek?” sorusu da olmalıdır.

Çünkü bazı kararlar bir kişinin hayatını değil, bir ailenin hatta bir neslin hayatını değiştirebilir.

Aileyi ayakta tutan sadece para değildir.

Aileyi ayakta tutan sadece aynı çatı altında yaşamak da değildir.

Aileyi ayakta tutan sevgi, saygı, sadakat, sorumluluk ve ahlaktır.

Nikâhın yanında ahlak gerekir.

Sadakat gerekir.

Sorumluluk gerekir.

Merhamet gerekir.

Saygı gerekir.

Sabır gerekir.

Ve en önemlisi, Allah'ın insana yüklediği sorumlulukların farkında olmak gerekir.

Bugün belki de en büyük yanılgımız şu:

Çocuk sahibi olmayı, anne-baba olmakla aynı şey zannediyoruz.

Oysa çocuk dünyaya getirmek biyolojik bir olaydır.

Anne-baba olmak ise bir sorumluluktur.

Çocuğun karnını doyurmak yetmez.

Ona karakter kazandırmak gerekir.

Çocuğa okul, telefon, kıyafet ve harçlık vermek yetmez.

Ona doğruyu ve yanlışı göstermek gerekir.

Ona “iyi insan ol” demek yetmez.

Önce onun karşısında iyi insan olmak gerekir.

Bugün ailede yaşanan her yanlışın bedelini çocuk hemen ödemez.

Bazı bedeller yıllar sonra ortaya çıkar.

Çocuk büyür.

Evlilik kurar.

Kendi ailesini oluşturur.

Ve çoğu zaman çocukluğunda gördüğü ilişki biçimlerini farkında olmadan kendi hayatına taşır.

İşte bu yüzden aile meselesi sadece iki yetişkinin özel hayatı değildir.

Aile, toplumun geleceğidir.

Bir evde sevgi yoksa, çocuk bunu hisseder.

Bir evde saygı yoksa, çocuk bunu öğrenir.

Bir evde ahlak yoksa, çocuk bunun sonuçlarını taşır.

Bir evde dini ve manevi değerler sadece konuşuluyor ama yaşanmıyorsa, çocuk bunun samimiyetsizliğini fark eder.

Bugün aileyi yeniden konuşmak zorundayız.

Ama sadece “boşanmalar arttı” diyerek değil.

Sadece kadınları suçlayarak veya erkekleri suçlayarak da değil.

Önce kendimize bakarak...

Ben eşime nasıl davranıyorum?

Çocuğum beni örnek aldığında nasıl bir insan olacak?

Benim evimde sevgi mi, korku mu hâkim?

Çocuğum benden sadakati mi, ihaneti mi öğreniyor?

Sözlerimle davranışlarım aynı mı?

Belki de aileyi kurtarmanın ilk adımı budur.

Çünkü çocuklar bizim söylediklerimizi değil, çoğu zaman yaşadıklarımızı miras alıyor.

Ve unutmayalım:

Bir aile dağıldığında sadece bir ev dağılmaz. Bazen bir çocuğun dünyası dağılır.

Bu nedenle aileyi korumak, yalnızca bugünü kurtarmak değildir.

Yarının insanını korumaktır.

Ve şimdi tekrar soralım:

Evlilik İki Kişilik, Peki Ya Bedeli Kaç Kişilik?

Bazen o bedeli çocuklar, anne-babalar, kardeşler ve bütün aile öder.

Belki de evlenmeden, boşanmadan, yeniden bir araya gelmeden veya hayatımızla ilgili büyük bir karar vermeden önce kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

“Ben bu kararı sadece kendim için mi veriyorum, yoksa bu kararın bedelini başkaları da ödeyecek mi?”

Çünkü insanın hayatında aldığı her karar kendisine ait olabilir; fakat her kararın sonucu sadece kendisine ait değildir.

 

Halit Şimşek