
Geçtiğimiz günlerde LGS tercih maratonu sona erdi. Binlerce genç, yıllardır emek verdiği sınavın ardından bir liste hazırladı, bir tuşa bastı ve beklemeye başladı. Oysa bu sürecin en çok tartışılan ama en az konuşulan yanı neydi biliyor musunuz? Tercih listesindeki okul isimleri değil; o listenin etrafında dönen iki farklı ses: Ailenin beklentisi ve gencin hayali.
Geçen hafta bir aile dostumun evinde yaşananları hatırlıyorum da… Genç, heyecanla bir okulun ismini veriyor, gözleri parlıyor: "Orada robotik kodlama kulübü varmış, tam benlik!" Ama hemen arkasından annesi atılıyor: "O okulun üniversiteye yerleştirme oranı düşük, şurayı yazalım." O an odada iki ayrı gerçek çarpıştı. Biri tutkunun, diğeri kaygının sesiydi.
Peki bu iki ses neden bu kadar farklı çıkar? Aileler, çocuklarının iyiliğini ister. "En iyisi" olsun isterler. İsmi bilinen, garanti veren, toplumda saygınlığı olan yolları işaret ederler. Rekabetin zorlu olduğu bu çağda, çocuklarının bir adım önde olmasını arzularlar. Tüm bunların temelinde sevgi ve koruma içgüdüsü yatar. Ama bazen bu koruma içgüdüsü, kontrolcü bir tavra dönüşür. Aileler "En iyisini ben bilirim" derken, çocuklarının hata yapmasına izin vermeyen bir kalkan örerler.
Öte yandan gençlerin dünyası çok başkadır. Onlar kimliklerini bulma derdindedir. Bir okul ya da meslek, onlar için sadece bir geçim kapısı değil; bir varoluş biçimidir. Arkadaş çevresi, aidiyet duygusu, özgürlük arzusu… Tüm bunlar kararlarını şekillendirir. Ve en önemlisi, "Benim için neyin iyi olduğunu ben bilirim" düşüncesi, ergenliğin doğal bir parçasıdır. Ne var ki ailelerinin tüm hayallerini sırtlarında taşıdıklarında, o yükün altında ezilirler. "Onları utandırmamalıyım" kaygısı, doğru karar verme şanslarını baltalar.
İşte bu çatışma, aynı evin içinde iki ayrı kalp atışının yükselmesine neden olur. Biri tecrübenin sesidir, diğeri heyecanın. Biri gelecek kaygısıyla şekillenir, diğeri tutkularla. Peki bu bir savaş mı olmak zorunda? Elbette hayır. Bu bir yolculuktur ve bu yolculukta kazanmak isteniyorsa, iki sesin aynı ezgiyi söylemesi gerekir.
Peki bu uyum nasıl yakalanır? Önce empatiyle başlanır. Aileler, karşılarındakinin sadece bir "çocuk" değil, aynı zamanda bir birey olduğunu hatırlamalıdır. Gençler de ailelerinin tecrübelerinden faydalanmayı öğrenmelidir. Tecrübe, gençlerin önünü kesmek için değil; önlerini aydınlatmak içindir. Sonra birlikte araştırma yapılır. Sadece okulların ya da mesleklerin statüsüne değil; içindeki insanların mutluluğuna, kültürüne ve sunulan imkanlara bakılır. Ve en önemlisi dil değişir: "Sen yapamazsın" yerine "Neden bunu istiyorsun?"; "Ben öyle istiyorum" yerine "Bu konuda ne hissediyorsun?" diye sorulur. Yargılayıcı olmayan bir dil, iki sesi bir araya getiren en güçlü araçtır.
Sevgili aileler, tercih listesini siz yapmasanız bile, çocuğunuzun kalbini kazanmak için hâlâ geç değil. Ona sarılın ve sorun: "Peki sen ne istiyorsun?" Çünkü bugün alınan karar, hayatın son kararı değildir. Ama bu karar sürecinde alınan destek ve duyulan güven, gencin ömür boyu taşıyacağı özgüvenin temelidir.
Unutmayın, bu süreçte kazanan sadece en parlak görünen seçenek değil; ailenin ve gencin ortak aklıyla bulduğu en doğru yoldur. Aileler çocuklarının sırtında bir yük değil, kanat olmalıdır. Gençler de ailelerinin tecrübe ışığında kendi yollarını aydınlatabilmelidir. Doğru karar; gencin gönlünde, ailenin aklında birleşendir. İşte o zaman iki farklı ses, tek bir yürek olur.
Sonuna kadar gönlünüzce tercihler olsun, iki ses de tek yürek olsun.
H. Ü. - HÜLYA ÜSTÜNER