Hayatımızın neredeyse her alanında şu serzenişleri duyuyoruz: “Zamanım yetmiyor”, “Güne yetişemiyorum”, “Keşke bir gün 30 saat olsa…”

Ajandalar doluyor, hatırlatıcılar birbirini kovalıyor, yapılacaklar listeleri uzadıkça uzuyor. Peki, gerçekten sorun zamanın yetersizliği mi, yoksa bizim sınır çizemeyişimiz mi?

Zaman, ne kadar çabalarsak çabalayalım kontrol edemediğimiz, değiştiremediğimiz tek değişkendir. Herkese eşit dağıtılmış 24 saat… Ne bir saniye fazlası ne bir saniye eksiği. Onu esnetemez, durduramaz ya da depolayamayız. O hâlde asıl soru şu: Bu sabit denklemde değiştirebileceğimiz tek şey ne?

Cevap net: Kendimiz.

İki insan düşünün. İkisinin de günü 24 saat. Biri güne panikle başlar, e-posta okyanusunda boğulur, sürekli “yetişemedim” der ve akşam olduğunda aslında hiçbir kritik kararı veremediğini fark eder. Diğeri daha sakindir. Önceliklerini bilir, sınır çizmeyi becerir ve günün sonunda en önemli üç işi hakkıyla bitirmenin huzuruyla masadan kalkar.

Aralarındaki fark; irade, odak ve kendini yönetme becerisidir.

Ünlü düşünür Stephen Covey’in dediği gibi, “Zaman yönetimi aslında kendi kendini yönetmektir.” Yani mesele ajandanıza değil önceliklerinize, takviminize değil odaklanma becerinize sahip çıkmaktır. Planlama yapmak elbette kıymetlidir. Ancak o plana sadık kalabilmek ve dikkat dağıtıcılara karşı durabilmek asıl belirleyici unsurdur.

Peki, kendimizi yönetme sanatında nasıl ustalaşabiliriz?

Odak sınırları yaratın: Çevredeki gürültüyü azaltmak, gereksiz toplantılardan kaçınmak ve telefonu belirli saatlerde sessize almak büyük önem taşır. Unutmayalım, dikkatimiz nereye giderse enerjimiz de oraya akar. Aynı anda birçok işi yapmaya çalışmak, yani “multitasking”, çoğu zaman verimlilikten çok bir illüzyondur.

Önem ile aciliyet arasındaki çizgiyi çekin: Acil olan her şey önemli değildir, önemli olan her şeyin de aciliyeti yoktur. Sabahın ilk saatlerini en kritik işlere ayırmak, günün geri kalanını bu omurga üzerinden şekillendirmek uzun vadede büyük fark yaratır. Her işe aynı telaşla koşmak, hiçbirini tam anlamıyla yapamamaktır.

Dinlenmeyi sermaye olarak görün: Kendini yönetmek, nefessiz kalana kadar koşmak anlamına gelmez. Zihnin boşaldığı, bedenin yenilendiği anlar üretkenliğin gizli yakıtıdır. Tıpkı doğa gibi insan da doğru zamanda nadasa bırakılırsa en yüksek verimi verir. Uyku, yürüyüş ya da sadece sessizlik… Bunların her biri gerçek bir ihtiyaçtır.

“Hayır” demenin gücünü keşfedin: Kendini yöneten insan her teklife evet demez. Zamanını ve enerjisini nereye yatıracağını iyi bilir. Hayatımızdaki gereksiz yüklerden ve “hatır işlerinden” kurtulmak, asıl üretken olacağımız alanlara yer açmaktır.

Sevgili okurlar,

Zaman bizden bağımsız, kendi ritminde akıp gider. Ona yetişmek için beyhude bir yarışa girmek yerine kendi iç dünyamızı, önceliklerimizi, tepkilerimizi ve alışkanlıklarımızı yönetmeyi öğrenelim.

Çünkü insan kendini yönetebildiğinde, zaman da onun düşmanı olmaktan çıkar ve en sadık iş ortaklarından birine dönüşür.

Zamanı kovalamak yerine, zamanın size ayak uydurduğu bir hayat dileğiyle…

Hoşça kalın, üretken kalın.

H.Ü - HÜLYA ÜSTÜNER