Dört şıkkın içine sıkışan hayaller, puanlarla ölçülen hayatlara feda ediliyor. Bugün gençlerin omuzlarındaki yük sadece sırt çantalarındaki kitaplardan ibaret değil. Bir ömür boyu taşımak zorunda oldukları “başarı” etiketi ve birkaç saatlik sınav kâğıtlarına sığdırılmaya çalışılan hayallerin ağırlığı… Ve tüm bunlar, ekonomik kaygılarla şekillenen bir hayatta kalma stratejisine dönüşmüş durumda.

Gençler artık meslek seçerken “Hayallerim mi yoksa para mı?” sorusunun arasında sıkışıp kalıyor. Daha “Ben ne olmak istiyorum?” diye soramadan, “Nasıl geçineceğim?” kaygısı içlerini dolduruyor. Ve işte tam da bu yüzden, küçük hayaller sessizce soluyor, içten içe vazgeçişe dönüşüyor.

Kimisi çocukken kurduğu mesleği bir anı gibi hatırlıyor, kimisi ise hiç hayal kurmamış gibi davranmayı öğreniyor. Başarı denilen şeyin tek bir kalıba sokulması, herkesi aynı yolda yürümeye zorluyor. Oysa herkesin yolu farklı, hayali farklı, yeteneği farklı. Ama sistem farklı olanı anlamak yerine onu düzeltmeye çalışıyor.

Ve böyle bir düzenin içinde gençler ya kendilerini kaybediyor ya da kendileri olmaktan vazgeçiyor. Belki de asıl sorun burada başlıyor. Hayallerin gerçekçi olmaması değil… sorun, gerçeklerin hayallere nefes alacak alan bırakmayacak kadar sert olması.

Bu sertlik içinde büyüyen nesil, zamanla sadece hayatta kalmayı öğreniyor; yaşamayı değil. Oysa insan, hayal kurabildiği kadar insandır. Ve bir toplum, gençlerinin hayallerine ne kadar yer açarsa, geleceğini de o kadar güzelleştirir.

Belki de artık yapılması gereken çok basit: gençlere sadece nasıl başarılı olunacağını öğretmek değil; onlara kendileri olabilecekleri alanı bırakmak. Çünkü bazı yollar, başkaları çizdi diye yürünmez. İnsan, ancak kendini bulduğu yolda gerçekten ilerler. Ve insan, kendini kaybettiği yerde değil; kendine dönebildiği yerde var olur.

ŞEVVAL ŞİMŞEK