İstanbul'un kaderini belirleyen iki büyük kırılma noktası vardır: Biri şehri bir imparatorluğun kalbi yapan 1453, diğeri ise o kalbin bir daha asla sökülmemesini sağlayan 1923.
Bu iki tarihi hamle olmasaydı, bugün ne İstanbul’da Türkçe tabelalar görebilirdik ne de 29 Mayıs’ı bir gurur günü olarak kutlayabilirdik. İşte bu iki devrimin neden birbirinden ayrılamayacağının kısa bir muhasebesi:
1. Fatih Sultan Mehmed ve 1453: Kapıyı Açan İrade
Fatih Sultan Mehmed, sadece bir şehri almadı; bir çağı kapatıp Türk milletini bir dünya gücü haline getirdi.
Stratejik Deha: Bizans’ın aşılamaz denen surlarını yıkan toplar ve karadan yürütülen gemiler, Türk askeri dehasının bir mührüydü.
Kültürel Köprü: İstanbul’un fethiyle birlikte Türkler, Doğu ile Batı arasında sadece askeri değil, kültürel bir köprü kurdu.
Ancak 20. yüzyılın başında bu büyük miras, tarihsel bir kuşatma altındaydı.
2. Atatürk ve 1923: Mirası Kurtaran Kararlılık
Birçok kişi 1453’ü hatırlar ama İstanbul’un 1918-1923 yılları arasında 5 yıl boyunca fiilen işgal altında kaldığını bazen unutur. Eğer Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları Milli Mücadele’yi başlatmasaydı:
Mondros ve Sevr: İstanbul, uluslararası bir yönetim altında kalacak veya tamamen elimizden çıkacaktı.
Lozan ve 6 Ekim: 1923’teki diplomatik ve askeri başarılar sayesinde İstanbul, tek bir kurşun atılmadan işgalden kurtarıldı.
Özetle: Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u Türk milletine vatan yaptı, Mustafa Kemal Atatürk ise bu vatanın ilanihaye Türk kalmasını tescilledi.
Bugün İstanbul sokaklarında özgürce dolaşabiliyorsak, bu hem 21 yaşındaki bir padişahın kararlılığına hem de küllerinden bir millet doğuran bir liderin sarsılmaz iradesine borçludur. Fatih kapıyı açmış, Atatürk ise o kapının bir daha kapanmaması için kilidi perçinlemiştir.
Musa GÜÇLÜ
