Günümüz dünyasında insani ilişkilerin en büyük paradokslarından birini yaşıyoruz: Özgürlük ile kuralsızlık, modernlik ile sınırların yok olması birbirine karışmış durumda. Bugün pek çok insan hayatına, evliliğine, arkadaşlıklarına veya çocuklarıyla olan ilişkilerine "doğru sınırlar" koymaya çalıştığında, arka planda hemen sığ bir etiketle karşılaşıyor: "Bağnazlık." Oysa doğru sınırları çizmek bağnazlık değil; ahlaki, toplumsal ve ruhsal bir duruşun en net göstergesidir.

​Peki, nerede hata yapıyoruz? Sınır koymak bir hapishane inşa etmek midir, yoksa bir yuvayı, bir geleceği korumak mı?

​Eşler veya çiftler arasındaki sınırlar, tarafların birbirini kısıtlaması veya hayatı dar etmesi anlamına gelmez. Gerçek sınır; saygının, sadakatin ve mahremiyetin bittiği yeri baştan ilan etmektir. Bir ilişkide hataların önünü baştan kesmek istiyorsak, rüzgarın bizi savurmasını bekleyemeyiz. Yanlışlara baştan önlem almak, "Bu kırmızı çizgi aşıldığında biz eksiliriz" duruşunu net ve sadelikle ortaya koymaktır. Sınırı bağnazlıktan ayıran şey; yasaklarla yönetmek değil, değerlerle korumaktır.

​Çocuk büyütürken "sınırsız özgürlük" vaat eden modern dünya, ne yazık ki saygı ve sorumluluk duygusunu yitirmiş nesiller üretiyor. Çocuklarımıza sınır koymak, onların dünyasını karartmak değil; tam tersine onlara güvenli bir liman sunmaktır. Sınırlarını evde öğrenemeyen bir çocuk, toplumsal hayata karıştığında nerede duracağını bilemez.

​Buradaki en büyük anahtar ise örnek olmaktır. Anne ve babanın kendi hayatında, arkadaşlıklarında ve eşler arası düzlemde ahlaki, toplumsal duruşu ne kadar sağlamsa; çocuk da sınırı o kadar doğal bir refleks olarak benimser. Sevginin yanına rehberliği ve kuralları doğru bir üslupla eklemek, bağnazlık değil, geleceği inşa etmektir.

​Bunun en somut testini tam da içinde bulunduğumuz karne dönemlerinde yaşıyoruz. Ebeveynler olarak çocuklarımızı ödüllendirmek, onlara harika bir karne hediyesi almak en doğal hakkımız. Ancak burada sınırları kaçırdığımızda, iyilik değil kötülük yapmış oluyoruz.

​"Çocuğum başarılı oldu, o halde her istediğini sınırsızca alabilirim/harcayabilirim" yanılgısı, doyumsuz bir nesil yaratmanın ilk adımıdır. Karne hediyesinde ve harcamalarda bir sınır belirlemek, çocuğa başarının ödüllendirildiğini ama hayatın kaynaklarının sınırsız olmadığını öğretir. Yanlış tüketim alışkanlıklarına ve şımarıklığa baştan önlem almak, çocuğa harcamayı yaparken de sınır bilincini aşılamaktır. Sınırla büyüyen çocuk, elindekinin kıymetini bilir.

​Aynı sınır bilinci arkadaşlık ilişkilerinde de geçerlidir. Hem yetişkinler hem de çocuklar için "Biz çok yakınız" diyerek hayatın her alanını pervasızca paylaşıma açmak, çoğunlukla hayal kırıklığıyla sonuçlanır. Mesafe, soğukluk demek değildir; mesafe, samimiyetin ömrünü uzatan bir sigortadır. Arkadaşlıkta doğru sınırlar koymak, suistimallerin ve yaşanabilecek büyük kırılmaların baştan önüne geçmektir.

​Hayatta hiçbir şey tesadüf değildir. Attığımız her adımın, koyduğumuz veya koyamadığımız her sınırın bir sonucu (çıktısı) vardır. Kuralsızlığı modernlik sananların günün sonunda yalnızlık ve güvensizlikle yüzleştiği bir çağda; ailemizde, çocuk eğitimimizde, harcamalarımızda ve toplumsal duruşumuzda doğru sınırları ilan etmek bir zorunluluktur.

​Unutmayalım; bağnazlık insanı dar bir kalıba hapsedip dünyayı düşman ilan eder. Doğru sınırlar ise insanı korur, ilişkileri derinleştirir, ahlaki yozlaşmanın önüne daha en başından aşılmaz bir set çeker. Her şey ailede, küçük ve sade adımlarla başlar; sınırını bilen, huzurunu korur.

Musa GÜÇLÜ