
“Eti senin kemiği benim öğretmenim” diyen bir anlayıştan,
“Çocuğuma hiçbir şey diyemezsin” diyen bir anlayışa geldik.
Bu değişim sadece bir cümle değişikliği değildir. Toplumun çocuk yetiştirme anlayışındaki köklü bir kırılmadır.
Bir zamanlar öğretmen, sadece ders anlatan değil; terbiye eden, yol gösteren, sınır çizen bir otoriteydi.
Aile ile okul aynı hedefe yürürdü: İyi insan yetiştirmek.
Bugün ise öğretmen ile veli karşı karşıya.Aile ile okul arasında güven değil, gerilim var.
“Ben ezildim, çocuğum ezilmesin…
Ben kısıtlandım, çocuğum özgür büyüsün…” dedik.
Ama unuttuğumuz bir şey vardı:
Özgürlük; sınırlarla anlam kazanır. Sınır yoksa özgürlük değil, savrulma başlar.
Eskiden okullarda itfaiye köşeleri olurdu.Baltalar, kürekler herkesin görebileceği yerde dururdu. Kimse elini sürmezdi. Korkudan değil, Aile terbiyeleri yüzünden uzak durulurdu.
Çünkü çocuk, sınırın ne olduğunu bilirdi.
Bugün geldiğimiz noktada ise; çocuklar okula çanta yerine risk taşıyor.
Evden getirilen kesici aletler, şiddet eğilimleri, kontrolsüz öfke…
Bu bir tesadüf değil, bir sonuçtur.
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan acı olaylar, artık meselenin bireysel değil, toplumsal bir kriz olduğunu açıkça gösteriyor.
2 Mart 2026’da Fatma Nur Çelik,bir öğrencisi tarafından hayattan koparıldı.
30 Kasım 2022’de henüz 12 yaşındaki bir çocuk,zorbalık gördüğü gerekçesiyle sınıf arkadaşını bıçaklayarak bir hayatı söndürdü.
Bunlar münferit olaylar değildir.
Bunlar, görmezden gelinen bir çöküşün yansımalarıdır.
“Benim çocuğum” anlayışıyla hareket eden bir nesil yetiştiriyoruz.
Her istediği yapılan, her davranışı savunulan, hata yaptığında yüzleşmek yerine korunulan çocuklar…
Peki sonra ne oluyor?
Sınır tanımayan bireyler, toplum içinde yaşamayı öğrenemeyen insanlar haline geliyor.
Bugün okul öncesi eğitim kurumlarına kadar inen veli şiddeti, öğretmene parmak sallayan ebeveyn profili, çocuğunun hatasını görmek yerine sistemi suçlayan anlayış…
Bunların hiçbiri tesadüf değil.
Evet, çocuklarımızı koruyacağız.
Evet, onların arkasında duracağız.
Ama unutmayalım:
Bir çocuğun arkasında durmak, onun her yaptığını savunmak değildir.
Asıl sahip çıkmak; ona doğruyu öğretmek, yanlışıyla yüzleştirmek, sınırlarını bilmeyi öğretmektir. Bir çocuğun özgürlüğü, başkasının özgürlüğüne zarar verdiği yerde biter.
En büyük eksikliğimiz; bilgi değil, terbiye eksikliğidir. Eğitim değil, değer eksikliğidir.
Bu hayatta en zor şey insan yetiştirmektir. Bir çocuğun kimlerle arkadaş olduğu, nerede vakit geçirdiği, saatlerce internette ne izlediğihangi oyunları oynadığı, kimlerle iletişim kurduğu… Bunların hepsi bir ebeveyn sorumluluğudur. Artık çocuklar sadece sokakta büyümüyor. Ekranların içinde büyüyor ve o ekranlarda şiddet, öfke, kontrolsüzlük normalleşiyor.
0–6 yaş arasında sınır konulmayan,
6–12 yaş arasında takip edilmeyen bir çocuk; ne sanal dünya ile gerçek dünyayı ayırt edebilir, ne de davranışlarının sonuçlarını öngörebilir.
Sonra ne oluyor?
Kendisini sınırsız zanneden bireyler ortaya çıkıyor. Toplumu değil, sadece kendini merkeze alan insanlar…
En tehlikelisi: Yaptığının sonuçlarını düşünmeyen bir nesil.
Bugün çözüm olarak okulların kapısına güvenlik koymak konuşuluyor. Kameralar, dedektörler, kontroller…
Ama asıl güvenlik; kapıda değil, karakterde başlar. Ahlakta, vicdanda, edepte, saygıda, merhametten başlar.
Eğer bir toplum çocuklarına sınır koymayı unutursa, o toplum bir süre sonra kendi sınırlarını da kaybeder.
Çocuklarımıza gelen tehlike dışarıdan değil, içeriden büyüyor. Aileden, ilgisizlikten, yanlış özgürlük anlayışından, sorumluluktan kaçan ebeveynlikten büyüyor.
Artık kendimize şu soruyu sormak zorundayız:
Daha kaç öğretmenimizi kaybedeceğiz?
Daha kaç çocuğumuzu toprağa vereceğiz?
Daha kaç olaydan sonra “artık yeter” diyeceğiz?
Mesele sadece çocuk yetiştirmek değil…
Mesele, bir toplumun geleceğini inşa etmektir.
Unutulmamalıdır ki: Gelecek, başıboş bırakılan değil; değerlerle yetiştirilen nesillerin omuzlarında yükselir. Bir Amerika olmaya gerek yok. Biz Türkiye’yiz ve değerlerimize sahip çıkarak neslimizi yetiştirmeliyiz.
İpek Naz Selçuk