Ying Yang anlayışını hepimiz biliriz. Her iyinin içinde bir miktar kötülük, her kötünün içinde ise bir miktar iyilik vardır. Hayat, çoğu zaman birbirine zıt görünen şeylerin aslında birbirini tamamlamasından ibarettir. Siyahı sevenlerin de beyazı sevenlerin de kendilerine göre yükledikleri anlamlar vardır. Siyah; güç, asalet, gizem… Beyaz; saflık, huzur, başlangıç… Peki ya gri? İkisinin bir arada oluştuğu o ara ton… Ne tamamen siyah ne de tamamen beyaz. Griyi sevmek mümkün müdür? Gökyüzünde gri bulutları gördüğümüzde çoğumuzun aklına yağmur, kasvet, karamsarlık gelir. Oysa gri bulutların altında gülümseyerek poz veren insanlara ne demeli? Belki de onlar, hayatın sadece güneşli günlerden ibaret olmadığını öğrenmişlerdir.

Belki de kendini gerçekleştirmeyi başarmışlardır. Abraham Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinin en üst basamağı olarak tanımladığı kendini gerçekleştirme, insanın kendi potansiyelini fark etmesi ve olduğu kişiyle barışabilmesi değil midir? Peki çevremizde gerçekten bu basamağa ulaşabilmiş kaç insan vardır? Bazen düşünüyorum da, insanın kendisiyle barışması; başkalarının çizdiği siyah-beyaz sınırların dışına çıkabilmesiyle başlıyor.

Benim bir hocam var. Kadın olarak örnek aldığım, hayata bakışını hayranlıkla izlediğim bir kadın… Bir profesör. Bir anne. Bir fizikçi. Ama bütün bu unvanların ötesinde, kendisini hiç düşünmeden başkalarına adayabilecek kadar büyük bir yüreğe sahip. İnsanlar için "ikiye ayrılır" derler. Doktorlar için söylenir, polisler için, askerler için… Ben bu cümleye fizikçileri de eklemek istiyorum. Hatta bazen, "Seni fizikçi olmana rağmen sevmiştim." diye şaka yapılır. Oysa benim hocam, fizikçi olduğu için dünyayı başka türlü görüyor. Keşke bir gün dünyayı onun gözlerinden görebilseniz… Duran bir nesnenin bile içinde, elektronların bitmek bilmeyen hareketini görebilen; görünürde hareketsiz olanın içinde bile muazzam bir hareket olduğunu bilen bir kadın… Belki de bu yüzden hiçbir şeye sıradan bakmıyor.

Bir taş yalnızca taş değil. Bir bulut yalnızca bulut değil. Bir insan yalnızca gördüğümüz bedenden ibaret değil. Her şeyin içinde görünmeyen bir hareket, bir enerji, bir hikâye var. Ben de hocam gibi gri bulutları görünce mutlu oluyorum. Çünkü gri bana karamsarlığı değil, dengeyi hatırlatıyor. Gri bulut, içinde bir tutam beyazı ve bir tutam siyahı aynı anda taşırken birbirini yok etmiyor. Tam tersine, ortaya bambaşka bir ahenk çıkarıyor. Belki de hayat tam olarak böyle. İçimizdeki iyilikle kötülüğü, cesaretle korkuyu, mutlulukla hüznü, güçlü yanlarımızla kırılganlıklarımızı aynı anda taşıyabilmek… Her şeyi siyah ya da beyaz görmek kolay. Asıl mesele, griyi kabullenebilmek.

Çünkü griyi sevebildiğimiz gün, hayatın kusursuz olmak zorunda olmadığını da anlamaya başlarız. Belki de kendini gerçekleştirmek,

hayatı yalnızca güneş açtığında sevmek değil; gri bulutların altında da yüzümüzü gökyüzüne çevirip gülümseyebilmektir. Ve belki… En güzel özgürlük, hayatın bütün renklerini aynı anda sevebilmektir.

 

İpek Naz SELÇUK