
Tabiatım Böyle… Öyle mi? “Ne yapayım, tabiatım böyle…” Ne güzel cümle değil mi? İnsanın kendisini anlatıyormuş gibi görünen, aslında çoğu zaman sorumluluktan kaçmanın en kolay yollarından biri. Bir de şu var: “Ben böyleyim, beni böyle kabul et.” Ne kadar kolay…
Kendi davranışlarımızın sonuçlarıyla yüzleşmek yerine, onları “karakter” diye tanımlayıp karşı tarafın kabul etmesini bekliyoruz. Oysa hepimiz biliyoruz: “Ben böyleyim” diye bir şey yok. “Ben sana böyleyim” diye bir şey var. Çünkü insan, karşısındaki kişiye göre değişebiliyor.
Çok sert, çok asabi, herkese karşı mesafeli bir insanın sevdiği kişinin yanında yumuşacık olduğunu görmüyor muyuz? Herkese karşı sabırsız olan birinin, sevdiği insanı saatlerce dinleyebildiğine şahit olmuyor muyuz? “Çok yoğunum, kendime bile zaman ayıramıyorum” diyen birinin, gerçekten önemsediği biri söz konusu olduğunda bir şekilde zaman oluşturabildiğini bilmiyor muyuz? Demek ki mesele her zaman, zaman değil öncelik. Yani tabiata laf etmeyelim. Esas mesele karşındaki insanın sende uyandırdığı duygudur. Peki ya biz? “Ben böyleyim, beni böyle kabul et” diyen birinin yanında neden durmaya devam ediyoruz?
Bizi eksilten bir şeyi neden kabullenmek zorunda hissediyoruz? Bırakmak neden bu kadar zor geliyor? Belki de insan sadece karşısındakini değil, kendi hayal ettiği hâlini de bırakmak zorunda kalıyor. “Düzelir…” “Zamanla değişir…” “Biraz daha anlatsam beni anlar…” “Biraz daha seversem eksik kalan yerleri tamamlarız…” diye düşünüyoruz. Oysa bazen bir insanın eksik bıraktığı yeri tamamlamaya çalışırken, kendi hayatımızda eksilen şeyin biz olduğumuzu fark etmiyoruz. Belki de asıl soru şu: Eksik olanı neden sürekli karşımızdakinin tamamlamasını bekliyoruz? Daha da önemlisi… Neden bir ilişkinin kırılan yerlerini birlikte tamir etmek yerine, sadece bir tarafın çabalamasını bekliyoruz? Evet, insanlar hata yapabilir. Kırabilir, uzaklaşabilir, sevgisini göstermeyi beceremeyebilir ama sevgi varsa, insan bir şeyleri düzeltmek ister.
Gerçekten isteyen insanın içinde bir “nasıl olsa böyleyim” rahatlığı değil, “bunu nasıl düzeltebilirim?” çabası vardır. İlişkiler kusursuz olmak zorunda değil ama onarılabilir olmak zorunda. Mesele hiç kırılmamak değil; kırıldığında iki kişinin de eğilip parçaları birlikte toplamasıdır. İnsan, sevdiği kişinin kalbinde bir yara açtığında, “Benim karakterim bu” deyip yürüyüp gitmemeli. Dönüp bakmalı, “Ben burada ne yaptım?” diye sormalı. Çünkü kalp çok başka bir şey. Orada cinsiyetin, yaşın, mesleğin, yoğunluğun, hayatın bahanesi pek yok. Bir insanın kalbinde yerin varsa, zamanda vardır, İlgide vardır, merakta vardır, çabada vardır. İliklerine kadar aklında ve kalbinde olduğunu hissedersin. Her dakika yanında olması gerekmez belki ama yokluğunda bile varlığını hissettirir.
Seven insanın hayatında mutlaka bir yer açılır. -Bazen bir mesajda… -Bazen kısa bir telefon konuşmasında… -Bazen “Bugün nasılsın?” diye sorulan küçücük bir cümlede… -Bazen de sadece “Seni düşündüm” demesinde… İnsan, sevildiğini anlamak için sürekli kanıt aramak zorunda kalmamalı. Gerçek sevgi, kendisini sürekli ispat ettirmek zorunda bırakmaz. Sanırım ilişkilerde en güzel şeylerden biri de şu: Bir insanın kalbinde bir cumhuriyet kurabilmek. Öyle bir yer edinirsin ki, sana ait bir ülke olur orası. Sonra bazen hiçbir şey yapmadan, kendi ellerinle o cumhuriyeti yıkarsın. Biriktirdiğin ilgisizliklerle… Verdiğin sözleri tutmayarak… Karşındaki insanın kalbini defalarca kırarak… “Ben böyleyim” diyerek… Ve bir gün dönüp baktığında, bir zamanlar sana ait olan o güzel ülkenin artık yerinde olmadığını görürsün. Bazen de hiçbir şey yapmazsın.
Sadece sevilirsin. Bir insan senin için kendi kalbinde kocaman bir cumhuriyet kurar. Sana düşen, o cumhuriyetin kıymetini bilmektir. Belki de mesele tam olarak budur: İnsan, sevdiğine nasıl davranıyorsa aslında “tabiatını” değil, o insanın hayatındaki yerini gösteriyordur. O yüzden bir daha “Ne yapayım, tabiatım böyle” cümlesini duyduğumuzda biraz düşünelim. Belki de mesele tabiat değildir. Belki mesele, değişmeye niyetinin olup olmamasıdır.
Bizim de kendimize sormamız gereken soru şudur: “Beni olduğum hâlimle sevmek başka, beni eksilten hâlinle yaşamaya mecbur bırakmak başka. Ben hangisini kabul ediyorum?” Çünkü bazen gitmek sevgisizlik değildir. Bazen gitmek, kendini eksiltmeyi bırakmaktır. Bazen kalmak sevgidir. Bazen de kalmak, sadece alışkanlıktır.
İnsanın en zor öğrendiği şeylerden biri belki de şudur: Her kalpte bir cumhuriyet kurulmaz. Kurulduysa da sonsuza kadar ayakta kalmaz. Kıymet bilen iki insan varsa, yıkılan yerlerin üzerine yeniden bir hayat kurulabilir. Yeter ki “Tabiatım böyle “ diyerek kaçmak yerine taşın altına elini koyarak yıkılan yerleri birlikte onarmak istensin.
İpek Naz SELÇUK