Ya Onu Kaybedecektim, Ya Da Kendimi… Ben Kendimi Kazanmayı Seçtim İnsan, ikili ilişkilerinde çoğu zaman iki seçenek arasında sıkışıp kaldığını düşünür: “Ya onu kaybedeceğim ya da kendimi…” Oysa neden hep kaybetmek üzerinden düşünüyoruz? Neden birini, bir ilişkiyi, bir işi ya da bir çevreyi kaybetmemek için kendimizden vazgeçmek zorunda olduğumuzu düşünüyoruz?

Belki de üçüncü bir seçenek var: Kendini kazanmak. Bu yalnızca evliliklerde ya da duygusal ilişkilerde geçerli değil. İş hayatında da, aile ilişkilerinde de, arkadaşlıklarda da, sosyal çevremizde de aynı gerçekle karşılaşıyoruz. Bazen bir ilişkiyi kaybetmemek için susuyoruz. Bazen işimizi kaybetmemek için hak ettiğimiz bir konuda sesimizi çıkarmıyoruz. Bazen ailemizin beklentileri uğruna kendi isteklerimizi erteliyoruz. Bazen de çevremizden dışlanmamak için olduğumuz kişiden uzaklaşıyoruz. Ve fark etmeden, bir başkasını hayatımızda tutmaya çalışırken kendimizi hayatımızdan çıkarıyoruz.

Oysa değişim, karşı taraftan başlayacak bir mucize değildir. Değişim, insanın kendisiyle yaptığı dürüst bir yüzleşmeyle başlar. Bazen bir ilişkinin düzelmesi için karşı tarafın değişmesini bekleriz. Bazen iş yerinde değer görmek için başkasının bizi fark etmesini… Bazen ailemiz tarafından anlaşılmak için yıllarca kendimizi anlatırız. Ama belki de hayatın en büyük dönüşümlerinden biri, bir gün durup: “Ben artık kendimden vazgeçerek hiçbir şeyi korumak istemiyorum.” diyebilmektir.

Çünkü insanın kendisine sorması gereken bazı sorular vardır: Ben ne istiyorum? Beni ne yaralıyor? Neye razı değilim? Birini ya da bir şeyi kaybetmemek için kendimden ne kadar vazgeçiyorum? Bu soruların cevapları bazen kolay değildir. Çünkü kendimizle yüzleşmek, çoğu zaman başkalarıyla yüzleşmekten daha zordur. Fakat insan, kendisini tanımadan sağlıklı sınırlar koyamaz. Ne istediğini bilmeden doğru seçimler yapamaz. Kendi değerini görmeden, başkasının verdiği değere bağımlı hâle gelir. Kendini seçmek bencillik değildir. Başkalarını değersizleştirmek değildir. Sınır koymak sevgisizlik değildir. Kendini korumak, fedakârlığı bırakmak değildir.

Çünkü insan, kendisini tüketerek kimseye gerçek anlamda iyi gelemez. Bazen çok küçük bir cesaret yeter. Bir “hayır” ya da “evet” demek… Bir sınır çizmek… Bir beklentiden vazgeçmek… Bir ilişkiye yeniden bakmak… Bir iş ortamında hakkını savunmak… Ya da yıllardır ertelediğimiz o soruyu kendimize sormak: “Ben bu hayatın içinde gerçekten kendim olarak var mıyım?” Belki de mesele birini kaybetmek değildir. Belki mesele, birini kaybetmemek uğruna kendimizden vazgeçmeyi bırakmaktır. Çünkü hayat, bize her zaman istediğimiz insanları, ilişkileri ya da koşulları sunmayabilir. Ama bize her zaman bir seçim hakkı bırakır: Kendimizden vazgeçmek ya da kendimize sahip çıkmak. Belki de kendimize şu cümleyi tekrar etmeliyiz

“Ben artık birini ya da bir şeyi kaybetme korkusuyla kendimi kaybetmek istemiyorum.” Çünkü bazı kayıplar, aslında kayıp değildir. Bazen bir insanı kaybederken kendimize kavuşuruz. Bazen bir işten ayrılırken değer gördüğümüz işi buluruz. Bazen bir çevreden uzaklaşırken kendi sesimizi yeniden duyarız. Bazen de yıllardır başkalarını memnun etmeye çalışırken unuttuğumuz kişiyi yeniden hatırlarız: Kendimizi. Ve belki de insanın hayatında kazanması gereken en önemli kişi, çoğu zaman başkası değildir. Kendisidir. Ben ya onu kaybedecektim, ya da kendimi… Ben kendimi kazanmayı seçtim.

İpek Naz Selçuk