Bir erkeği tanımak için yalnızca nerede yaşadığına bakmak yeterli midir? Yoksa onu farklı şehirlerde, farklı insanlarla ve farklı hayatların içinde görmek mi gerekir? Bir şehir, insanın iç dünyasını dışa vurmasına ne kadar engel olabilir? Konuşma tarzımızı, düşünme biçimimizi, giyimimizi, sosyal hayatımızı, hatta ilişkilerimizi ve evliliğimizi ne kadar etkileyebilir? Konya, Tekirdağ, Muğla, Tokat, Diyarbakır… Aynı erkeği farklı şehirlerde düşünelim. Bir şehirde giymeye çekindiği kapri pantolonu başka bir şehirde hiç düşünmeden giyebilir. Bir yerde arkadaşlarıyla içtiği içeceği seçerken çevresine bakarken, başka bir yerde ne istediğini rahatça söyleyebilir.

Bir şehirde eşine karşı göstermediği nezaketi, başka bir şehirde tanımadığı kadınlara gösterebilir. Bir yerde sessiz, mesafeli ve kontrollü; başka bir yerde neşeli, sosyal ve daha özgür olabilir. Peki hangisi gerçek? Belki de hepsi. Çünkü erkeklerin de yaşadıkları şehrin görünmeyen kuralları vardır. Fakat bu kuralları pek konuşmayız. Kıyafet, aile içindeki roller, toplumsal baskılar ve özgürlük söz konusu olduğunda genellikle kadınları konuşuruz

 Kadının ne giydiğini, nereye gittiğini, nasıl davrandığını, evliliğindeki rolünü tartışırız. Peki ya erkekler? Bir erkeğin nasıl giyinmesi gerektiğini, nasıl konuşacağını, eşine karşı ne kadar sevgi gösterebileceğini, hangi davranışların ona “yakışacağını” belirleyen görünmez sınırlar yok mudur? Elbette vardır. “Erkek dediğin böyle olur.” “Erkek adam bunu giymez.” “Karısının yanında böyle davranılmaz.” “Erkek ağlamaz.” Bunlar yalnızca cümle değildir. Bazen bir erkeğin yıllarca taşıdığı davranış kalıplarıdır. Üstelik bu kalıplar şehirden şehre değişebilir. Bir şehirde eşine karşı romantik olmak yadırganırken başka bir şehirde sevgi göstermek ilişkinin doğal bir parçası olabilir.

Bir yerde erkeğin çocuklarıyla ilgilenmesi sıradan kabul edilirken başka bir yerde aynı davranış hâlâ “kadının işi” olarak görülebilir. Bir şehirde arkadaşlarının yanında duygularından söz edebilen bir erkek, başka bir şehirde aynı cümleyi kurmaktan çekinebilir. O hâlde şehir gerçekten insanı değiştiriyor mu? Yoksa insan, bulunduğu yere göre kendisinin farklı taraflarını mı ortaya çıkarıyor? Belki de şehir insanın karakterini değil, sınırlarını değiştiriyor.

Kimi erkek doğduğu şehirde aradığı manevi hayatı bulamıyor. Kimi sosyal çevresini dar buluyor. Kimi eğlenceyi, kimi sakinliği, kimi daha özgür bir yaşamı arıyor. Ve başka bir şehre gittiğinde çevresindekiler onun değiştiğini düşünüyor. Oysa belki değişen adam değildir. Değişen, üzerindeki bakışlardır. İnsan kendisini sürekli gözleyen, yargılayan ve belli kalıplara sokan bir çevreden uzaklaştığında, daha önce göstermediği taraflarını gösterebilir. Belki de bu yüzden bir erkeği yalnızca yaşadığı şehirdeki hâliyle tanımak mümkün değildir. Çünkü aynı erkek; farklı şehirlerde, farklı insanlarla, farklı sosyal ortamlarda bambaşka yönlerini gösterebilir.

Bir yerde geleneklerine sıkı sıkıya bağlı görünürken başka bir yerde çok daha özgür davranabilir. Bir yerde içine kapanıkken başka bir yerde son derece sosyal olabilir. Peki hangisi gerçek? Belki de bu sorunun cevabı tek bir şehirde bulunamaz. Bir erkeği gerçekten tanımak istiyorsak yalnızca nerede doğduğuna, nerede yaşadığına ya da kendi şehrinde nasıl davrandığına bakmak yeterli değildir. Onu farklı şehirlerde görmek gerekir.

Çünkü insanın karakterini yalnızca bulunduğu ortam değil, ortam değiştiğinde yaptığı tercihler de anlatır. Belki de bir erkeği tanımanın yolu, onu tek bir şehirdeki hâliyle değerlendirmek değil; farklı şehirlerde, farklı insanlarla ve farklı hayatların içinde nasıl davrandığına bakmaktır. Çünkü bazen şehir değişir… Ve insanın aslında kim olduğunu, şehir değişince görürüz.

İpek Naz SELÇUK